Duygusal Yeme mi? Duygulardan Kaçma mı?
Duygusal Yeme Gerçekten Nedir?
Duygusal yeme bugün neredeyse herkesin ağzına pelesenk olmuş durumda. Sosyal medyada, sohbetlerde, hatta klinik ortamlarda sık sık duyuyoruz:
“Ben duygusal yiyorum.”
Bu cümle söylendiğinde çoğu zaman sorgulamak, derinleşmek, davranışın arkasına bakmak da bitiyor. Oysa davranışın nedenini ve nasıl ortaya çıktığını anlamadan kalıcı bir değişim mümkün değildir.
Ben davranışın nedenleri ve nasıl ortaya çıktığı üzerine odaklanan, genel geçer ifadeleri sorgulamaya ve onlara biraz daha felsefi bir derinlik kazandırmaya çalışan bir diyetisyenim. Bu yazıda “duygusal yeme” kavramının neden çoğu zaman yetersiz, hatta yanıltıcı olduğunu ve asıl meselenin nerede yattığını anlatacağım.
Bir Etiket Nasıl Kimliğe Dönüşür?
Çevrenize bakın; istisnasız her hayat inişler ve çıkışlar içerir. İnsan yalnızca iyi hissettiği zamanlarda yaşamaz. Buna rağmen bugün birçok davranışı duygularım böyleydi diyerek açıklamaya, hatta meşrulaştırmaya başladık. “Duygusal yeme” kimliği de burada devreye giriyor. Bir tanı gibi benimseniyor. Ama bir tanının gerektirdiği şeyi yani mekanizmayı anlamayı ve değiştirmeyi beraberinde getirmiyor. Aksine, vicdanı rahatlatan bir örtüye dönüşüyor.
Eğer kalıcı bir davranış değişikliği istiyorsanız, kendinizi bu tür etiketlerden korumanız gerekir. Çünkü bir davranışı adlandırmak, onu anlamak değildir. Kendinizi bu tür etiketlerle kimliklendirmek, kurtulmak istediğiniz davranışlardan uzaklaşmanızı zorlaştırır; yapmak istediğiniz davranışları ise kolaylaştırır.
Duygular ve Yeme Arasındaki İlişki
Burada kritik bir ayrım var ve çoğu içerikte görmezden geliniyor:
Sorun duygular değildir.
Sorun, duygularla baş etme biçimleridir.
Ve bu baş etme biçimlerini anlamak için önce şunu bilmek gerekir: Her duygu yeme davranışını aynı yönde etkilemez. Gerçek bir klinik depresyon çoğu zaman insanı yemekten keser. Nedeni basittir: depresyon enerjiyi öyle derinden düşürür ki bir bardak su mu kalkmalı yerinden alın size dünyanın en zor işi… Bu tabloda genelde iştah kaybı ve yemeğe ilgisizlik sık görülen belirtilerdir. Buna karşılık kaygı ve öfke çoğu zaman tam tersine yeme davranışını artırır. İşte “duygusal yeme” ya da benim tercih ettiğim ifadeyle acıdan kaçma davranışı, çoğunlukla bu noktada ortaya çıkar. Bu ayrımı görmeden yapılan her müdahale eksik kalır.
Peki bu kaçış neden çoğu zaman yemek üzerinden gerçekleşir? Burada Byung-Chul Han’ın “palyatif toplum” kavramı oldukça açıklayıcıdır. Han’a göre modern toplum acıyı tolere etmeyi değil, hızla bastırmayı öğrenmiş bir toplumdur. Acı yaşanması gereken bir deneyim olmaktan çıkar; mümkün olan en kısa sürede ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlığa dönüşür. Bu kültürel zemin üzerinde dopamin sistemini hızlıca uyaran davranışlar giderek daha cazip hale gelir. Yemek, oyun, sosyal medya, alışveriş…
Mekanizma hepsinde aynıdır: duygudan kaçmak.
Yemek bu kaçışların en kolay ve sosyal olarak en kabul görenidir. Kimse sizi bir yemek yediğiniz için yargılamaz. Bu da onu görünmez ve sorgulanmaz kılar.
Açıkçası yaşanan şey çoğu zaman ne psikolojik ne de fizyolojik anlamda bir açlıktır. Bir dönem bunu iyi duygulara açlık ya da duygusal yoksunluktan kaynaklı olduğunu düşünüyordum. Fakat zamanla şunu fark ettim:
İnsanlar çoğu zaman iyi duygular hissetmek için değil, kötü duyguları hissetmemek için yer. Yani çoğu zaman mutlu olamadıkları için değil, mutsuz olamadıkları için yer.
Daha açık olacaksak eğer; stresli bir durum yaşadığımız için değil, stresi yaşayamadığımız için yeriz.
Bu noktada yiyecek besin olmaktan çıkar, bir kaçış aracına, geçici bir duygu düzenleme mekanizmasına dönüşür. İnsanlar defalarca işe yaramadığını görmelerine rağmen aynı davranışa yönelirler. Bunun nedeni iradelerinin zayıf olması ya da yeterince bilgiye sahip olmamaları değildir. Duyguyu yaşamak yerine bastırmayı seçtikleri için aynı döngü tekrar eder. Bu yüzden mesele çoğu zaman yemek değildir.
Mesele, duygularımızla kurduğumuz ilişkidir.
Duygularımızı reddetmediğimizde yani acıyı, kaygıyı, öfkeyi yaşamaya tahammül edebildiğimizde, hayatın içinde var olan bir duygu olarak kabul ettiğimizde dopamini manipüle eden davranışlara olan çekim de azalmaya başlar.
Mutsuzluğu yaşayabildiğimizde, gerçek mutluluğa erişebiliriz.
Ama bu kolay bir iş değildir. Farkındalık tek başına yetmez. Gerekli olan şey toleranstır. “Duygusal yiyorum” demek bir başlangıç noktası olabilir. Ama orada kalınırsa bir bitiş noktasına dönüşür. Davranışın ardındaki mekanizmayı görmek, duygudan kaçmak yerine onu yaşamayı öğrenmek ve bu kapasiteyi inşa etmek bunlar hem daha zor hem de çok daha kalıcı bir yoldur.
Etiket sizi rahatlatabilir. Ama sizi değiştirmez. Duygusal yiyorum diyerek duygusal yemeden kurtulamayız. Bu, çok kadim bir öğretidir ve klişe gelebilir, ama bir hakikattir; yaşadığımız olayı değiştirmek çoğu zaman elimizde olmayabilir, ama onu nasıl yaşayacağımız tamamen bizim elimizdedir. Güçlendiğimizde, bastıran değil yöneten olduğumuzda işin rengi değişmeye başlar.
Çünkü bir şeyi gerçekten aşabilmek için önce onunla kalabilmek gerekir.
Bir şeyi anlamlandırdığımızda ona katlanabilir kılarız, sıradanlaştırdığımızda ise aşabilir.

